• EN
  • RU
  • TR
  • عربي
  • AZ
23 Aralık, Cuma


"Normalleşme süreci sekteye uğramadı"

Analitik Merkez

A- A A+

Rusya Federasyonu Büyükelçisi Andrey Karlov’un önceki akşam Ankara’da bir sergi açılışında öldürülmesi beklenebileceği üzere bir şok etkisi yarattı. Bu nitelikte bir elim eylem Türkiye’de ilk defa vuku buluyordu. Türkiye’ye atanmış bir yabancı ülkenin misyon şefi Türk hükümetinin himayesi altındayken bir terör eylemine kurban oldu. 

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin söz konusu olayın aydınlatılmasında tarihi bir sorumluluğu bulunuyor. Bu sorumluluk yakın geçmişte birçok Dışişleri görevlisini Ermeni terörüne kurban vermiş bir ülke olarak herhalde daha da büyük. Türkiye’nin bu tip eylemlerde diğer ülkelerden beklediği özende, özellikte ve derinlikte bir tepkiyi vermesi gerekiyor. Nitekim Türkiye tarafından yapılan ilk açıklamalar da bu yönde oldu.

Saldırı bütün boyutlarıyla aydınlatılmalı

Öncelikle olayın bütün boyutlarının en yetkin biçimde soruşturulması gerekiyor. Bunun “yalnız kurt” olarak adlandırılan terör olaylarına benzer şekilde tek bir kişi tarafından mı yoksa emniyet teşkilatına sızmayı başarmış daha organize bir terör şebekesi tarafından mı gerçekleştirildiğinin açığa çıkarılması elzem. Nitekim Rusya’nın son derece meşru olarak Türkiye’den beklentisi de bu yönde olacaktır.

Keza bu eylemin polis kimliği taşıyan bir saldırgan tarafından yapılmasının sonuçları üzerinde de düşünmek gerekir. Nitekim olay sonrasında, emniyet teşkilatının yabancı misyonların katılım sağladığı etkinliklerde güvenliğin sağlanması adına görevlendirdiği personelin içine dahi sızılmış olduğu analizleri yapılmaktadır. Türkiye açısından iç güvenliğini teminat altına almanın ve yurtdışına güvenlikli bir ülke olunduğu mesajını vermenin birinci koşulu emniyet ve istihbarat güçlerinin yetkin ve yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Devletine bağlı personelden müteşekkil kılınmasıdır. Bu olay, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hız kazanan çalışmalara rağmen bu amaca henüz tam olarak ulaşılamadığı yönünde okunacaktır.

Normalleşme süreci sekteye uğramadı

Bu saldırının amacı Türkiye ile Rusya arasında 24 Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağı sonrasında oluşan gerginliğe benzer bir hava yaratmak ise terörün bu kez amacına ulaşamadığını ifade etmek gerekir. Moskova ve Ankara’da yapılan iyi niyetli ve sağduyulu ilk resmi açıklamalardan da görüleceği üzere, Türkiye ile Rusya arasında hız kazanan normalleşme çabasının sekteye uğratılamadığı görülmektedir.

Ancak bu saldırının zamanlamasının da Moskova’da, Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri ve Savunma Bakanlarının katılımıyla yapılan ve Suriye’nin geleceğinin ele alındığı toplantıdan tamamen bağımsız olmadığı düşünülebilir. Gerçekten de Türkiye, bu zor müzakereye bir anlamda eli zayıflamış olarak katılmak durumunda bırakılmıştır. Rusya devlet başkanının Türkiye’deki temsilcisi sıfatı ile görev yapan büyükelçisinin hayatını koruyamamış bir ülke olarak, Rusya’ya karşı aynı güçle argümanlarını savunması en azından bu saldırının hemen ertesinde daha zorlaşmıştır.

Üstelik bu müzakerede Türkiye’ye destek olabilecek bir doğal müttefiki de bulunmamaktadır. Türkiye müzakereye katılan yegane NATO üyesi olarak Rusya ve İran destekli rejim güçlerinin beklenen İdlib operasyonu ve bu bağlamda bu bölgede bulunan sivillerin ve muhalefet unsurlarının durumu ve PYD’nin statüsü gibi kendi ulusal menfaati açısından önem taşıyan bazı kritik konularda bir mutabakat yaratılması uğraşı içinde olacaktır.

Dış politikada zorlu tercihler

Öte yandan hükümetin geçmiş yıllardaki rejim değişikliği söyleminin de etkisi ile Suriye ve özellikle Halep’te yaşanan insanlık trajedisine duyarlı bir toplum kesimi oluşmuştur. Ancak aradan geçen zamanda, Türkiye Ortadoğu’da daha gerçekçi bir dış politika patikasına yönelmiş, rejim değişikliği söyleminin dozunu oldukça azaltmış ve Suriye’de daha sınırlı ama daha somut sonuçlar elde etmek adına rejimin destekçileri olan Rusya ve İran ile bir müzakere sürecine girmiştir.

Realpolitik’in geri dönüşü olarak da adlandırılabilecek bu yaklaşımın bir doğal sonucu olarak Türkiye bazı kazanımlar da elde etmiştir. Örneğin başarı ile devam etmekte olan Fırat Kalkanı operasyonunun bu taktik düzeydeki müttefik arayışının bir sonucu olduğuna işaret etmek gerekir. Ancak tam da bu nedenle, Ankara, Halep’in bombalanması gibi olaylarda geçmişe oranla daha sessiz kalmıştır. Dış politika bu gibi zor tercihlerin yapıldığı bir alandır.

Ancak dış politika açısından doğru olan bu tercihlerin Suriye konusundaki hassasiyetleri yıllar içinde üst plana taşınmış bulunan iç kamuoyuna da anlatılması ve olası provokasyonlara karşı dirençli hale getirilmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde daha gerçekçi bir dış politika adına yapılan tercihlerin ve özellikle bugün gibi dış politikanın dönüşüm içinde olduğu bir süreçte iç kamuoyunun belirli bir kısmının tepkisine yol açması ihtimali mevcuttur. Demokrasilerde toplumsal hassasiyetler dış politikanın şekillenmesinde etkili olurlar. Ancak dış politika münhasıran toplumsal hassasiyetler üzerine inşa edilemez.

Bunun nedeni iç kamuoyunun oluşturduğu baskının kısa veya orta vadeli olması, dış politika tercihlerinin ise uzun ve hatta çok uzun vadeli sonuçlarının olmasıdır. Türkiye gibi zor bir coğrafyada yaşamaya mahkum bir ülkenin, Cumhuriyet geleneğinin önemli bir kazanımı olan iç politika - dış politika dengesini tesis etmesinin önemi her olayla daha bariz biçimde ortaya çıkmaktadır.


AA

EurasiaDiary © İçeriğin yayınlanması için hiperlink kullanılmalı.

Bizi takip edin:
Twitter: @EurasiaTurk
Facebook: EurasiaTurkiye


loading...